Hadi, sahte mutluluklarınızın içine biraz gerçek mutsuzluklar katalım.
Zaten yıllardır kendinizi kandırdığınız o karışıma pek de yabacı değilsiniz. Sürekli bir yerlere yetişme haliniz, durmadan gülüşleriniz, her fotoğrafta iyi görünme çabanız… Bunların hiçbiri keyiften değil; yüzleşme korkusundan.
Yalnız kaldığınız anlarda, hiçbir davete katılmadığınızda, kimse sizi izlemediğinde o ”mutlu ben” hızla dağılmaya başlıyor. Çünkü geriye kalan şey, özenle bastırılmış ama hiç iyileşmemiş bir ego. Alkışla beslenen, onayla ayakta duran, ilgi kesildiğinde küçülen bir ego.
Sorun mutsuz olmanız değil; mutsuzluğunuzu kabul edecek kadar dürüst olmamanız.
Bu yüzden kalabalıkları seviyorsunuz. Gürültüyü, planları, meşguliyeti…
Çünkü durmak, insanın kendine yakalanması demek. Kendinizle başbaşa kalamadığınız sürece, başkalarının hayatında figüran olmaya razı olursunuz. O yüzden hep bir yerlere aitsiniz ama hiçbir yere temas etmiyorsunuz.
Sahte mutluluklar bu yüzden bu kadar gösterişli. Gerçek mutsuzluklar ise sessiz ama inatçı. Kaçtıkça büyüyor, bastırdıkça kök salıyor. Ve en sonunda şunu fısıldıyor:
”Bu hayatı yaşamıyorsun, sadece sergiliyorsun.”
Yaşamaya devam.



Yorum bırakın