Bir zamanlar insanlar birbirine benzerdi ama aynı değildi.
Binalar, yan yana dururdu ama kopya değildi.
Kadınların farklı bir güzelliği vardı. Çünkü yüzlerinde hayat; çizgilerinde hikaye vardı.
Sonra bir şey oldu.
Sadece şehirler değil; ruhlar da betonlaştı.
Eskiden bir sokağa girerdin. Bir ev sana ”merhaba” derdi, diğeri ”ben burada çok şey gördüm” diye fısıldardı.
Şimdi sokaklar suskun, yüzler mat.
Sokaklar nasıl cam, gri, yüksek ve hiçbir sey anlatmayan aynı yapılarla doluysa; kadınların yüzleri de aynı kaş, burun, dudak ve elmacık kemikleriyle farklı bir şey anlatmıyor.
Yani bir yapıyı ya da bir kadını beğenirsen otomatik olarak bir diğerini de beğenmiş oluyorsun. Çünkü her şey ve herkes aynı.
70’leri, 80’leri hatta 90’ları da bir düşünsenize…
Sokaklar ve evler nasıl renkliyse, kadınlar da renkli ve farklıydı. Artık kimse farklı ya da çirkin olmak istemiyor. Haklılar. Ama herkesin güzel olma biçimi aynı olunca güzellik de sıradanlaşıyor. Doğal olmak ”eksik” , yaş almak ”kusur”, farklı olmak ”risk” sayılıyor.
Peki ruhlar nerede? Belki hala orada ama yüksek binaların gölgesinde, aynı yüzlerin arasında, sesi kısılmış halde.
Ruh, gösterişli değildir.Standart sevmez.Biraz çatlak, biraz eski, biraz da cesaret ister.
Ve belki de bu yüzden beton çok, ruh az.


Yorum bırakın